benden biraz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
benden biraz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ara 2011

Defter Deyip Geçme!

Efendim bazı zamanlar insan hayatında gerçekten önemi çok büyük olan, ancak bu öneminin çoğu zaman farkında olmadığımız şeyler vardır. Bunlardan bir tanesi defterdir. Evet bildiğimiz defter.

Defter tarihine bakacak olursak -ki bence bakmayalım, çünkü aklım ilk tabletlere kadar gidiyor. Yine de insan düşünmeden edemiyor acaba ilk taş tabletlerden papirüs kağıdına geçince insanlar ne hissetmişlerdir diye.

Bence çok düşünmeye gerek yok, biz şu an bildiğimiz defter ile teknolojik tablet arasındaki(kıyaslanamaz ama) geçiş döneminde neler hissediyorsak, nasıl bir ağız açıklığıyla izliyorsak gelişmeleri mutluluk ve hevesle, onlar da öyle hissetmişlerdir, değil mi?

Taş tabletten dijital tablete uzun bir dönemin arasında kalmış "defter" denilen yüce nesne. Taş tabletlere büyüklük taslamamıştır eminim, hatta dijital tabletlere başı dik ve hasetten arınmış bir gözle baktığına da eminim. "Ben insanlık için vazifemi yaptım, hala da yapıyorum" dercesine gururla bakıyordur zamane dokunmatiklere.

"Defterin tarihi sürecinden bize ne" diyorsanız yazıyı okumayı burada bırakın derim, zira ben ilkokulda benim için defterin önemini hatırladım ve anlatmadan durur muyum?

Evet hepimizin ilk defteri aynıdır canım, hatırlayın sayfaların sağ alt köşeleri kırış buruştu, ellerimizle zor düzeltirdik. Ben genelde ütüyle düzeltip ardından ataçla tuttururdum düzgün dursunlar diye. Akşamları kırmızı kalem ve cetveli elimize alıp defterimizi soldan 2 cm içerden çizerdik. Kimisi üşenmez tüm defteri bi oturuşta çizerdi, ben ise sadece bir kaç sayfa, yarına hazırlık olsun diye. Pembe sarı kokulu silgilerin kokusu da hala burnuma gelir inanmazsınız, arı mayalı... Unutmak mümkün mü? Öhömm neyse konumuzdan sapmayalım, zira gözler de nemlenmeye başladı.

Sonrasında defterler bizim için "hatıra" anlamında çok önemli olmuştur. Bkz; Kokulu Hatıra Defterleri. Yine eminim hepimiz ortaokul döneminden itibaren lise yıllarına kadar cicili bicili defterler alıp, bir de oturup güzel güzel sorular hazırlayıp tüm sayfalara yazmışızdır arkadaşlarımız oraya hatıradan bişeyler bıraksın diye. "En sevdiğin hayvan, en sevdiğin arkadaşın vs.. tadında ömrübillah işimize yaramayacak gereksiz bilgilerle zaman öldürmüşüz bir de bundan mutluluk duymuşuzdur. Neyse işin içinde mutluluk varsa gerisi boş zaten:)

Daha sonra hatıra defteri bende yerini "günlüklere bırakmıştı. Lise 1'den beri günlük tutarım, şimdilerde çok önemli özel günlerimde yazıyorum o ayrı. İlk günlüğümü hiç unutmam, siyah deri kaplıydı. İlk sevgilimle doluydu defterin her bir yanı, hatta o kadar ki kokusu bile sinmişti deftere. Sonra ayrılınca tüm sayfaları tek tek yakmıştım ellerim titreyerek.

Ajandalar vardı bir de, bir türlü istikrarlı bir şekilde kullanımını sürdüremediğim onlarca şeyden biridir. Dünya bir hevesle ajanda edinip, ad soyad bilgileri ve 2-3 gün sonra yapılacak işleri, bir de en sevdiğim arkadaşlarımın doğum günü tarihleri yazıldıktan sonra bir daha açılmazdı kapağı doğru düzgün:) Aman ben de sanırsın iş kadınıyım, liselinin neyine ajanda. Hoş üniversite yıllarında da ajandalarla ilişkim aynı şekilde olmuştur. En son kullandığım ajandanın hikayesi hepsinden komiktir, ofiste boş bulup aldığım ama sonrasında onu her kullananın işten çıktığını öğrenmemle çöpe attığım bir ajandaydı:)

Üniversite yıllarımda matbaalarla çalışmaya başladıktan sonra, baskıdan artan kağıtlardan yapılma defterler kullanmaya başladım, saman kağıt, ince-kalın, küçük-büyük... Şimdiye kadar arwey defterler hariç deftere hiç para vermedim uzun zamandır.

Gelelim günümüze, şu an çekmeceler dahil masamda bulunan defter sayısı 7. Evet yedi. Yedi tane ayakkabım bile yok benim yaa:/ İkisi çizim, biri hesap kitap ve şifrelerimi yazdığım -unutkanım evet-, birisi günlük işleri not aldığım, bir-iki tanesi sıradan not defteri, bir diğeri ise kitaplardan alıntılarla dolu. Böyle şeyleri bilgisayara yazmayı tercih etmiyorum, eski alışkanlıkları bir çırpıda bırakamıyorum. Asıl önemlisi de defterin dokusu var kokusu var, yazarken kalemin çıkardığı sesi, klavyenin çıkardığı bu iğrenç sese tercih ederim. Dokusu kokusu ve kalemin elimdeki varlığı bile bana haz veriyor adeta:) Ne bileyim çok farklı benim için. Şu an en kral tablet hediye etseler -ki ben almam- yine de DEFTER derim, bu böyle biline...

Sizin defterle ilgili unutamadıklarınız neler? Ya da size yaşattıkları ve önemi? Hadi yazın lütfen;))

10 Ara 2011

Ne zaman? Ha! ne zaman?

Hayır bugün değil doğum günüm, yaklaşık yirmi gün önceydi, ancak barışabildim otuzumla, çizim çoktan yapılmıştı hatta...

Şimdi benim buraya bi yazı yazmam lazım.

Hatta buraya uzuuuun bi yazı yazmam lazım. E dile kolay 30 yılı kısacık bir cümleyle anlatmak haksızlık olur yıllarıma...

ve bu çizimin ardından susmak olmaz…

Ancaaakk, şu an bilgisayarımda kayıtlı olan sayfalarca yazıyı burada paylaşmak istemedim ama bir kaç özet cümle yazabilirim.

30 oldum ama ne zaman oldum? Neden oldum? Bi dahaki 30 ne zaman acaba? Bir dahaki gençlik ne zamansa ben o güne gitmek istiyorum bir an önce, bu güzel hayatı şu anki bakışımla ve tecrübemle yaşayabilmek için.

Herkesten farklı baktığıma inandım hep, nefes almanın değerini bildim, sahip olduklarıma şükrettim, ama bunları çok geç fark ettim, şimdi bu az da olsa yaşanmışlıkla tekrar bi hayat yaşamak istiyorum en baştan, olabildiğince dolu geçen… Evet otuzumdan tek dileğim bu sanırım.

Hiçbir yaşın geri gelmeyeceği gibi 30 da gelmeyecek diyip yarışmanın süresi birkaç saniye sonra dolacakmış gibi nefes almaya devam, azıcık iz bırakmak hayali ve hevesiyle…

Bu yaştan sonrası güzeldir belki de…

8 Ara 2011

Huzur Kafası

İçindeki her şeyi boşalttığın zaman -düşünceler, arzular, hatıralar, projeksiyonlar, ümitler- hepsi gittiği zaman, ilk defa kendini bulacaksın, çünkü sen o saf alandan baska bir şey degilsin, içindeki o bakir alan. OSHO

Herkesin biraz huzura ihtiyacı vardır ve bence herkes bazı bazı meditasyon yapıp, kendini dinlemeye zaman ayırmalı.

14 Kas 2011

Yağmur sonrası kafası

Hayatımda daha önce bu kadar güzel bir gökkuşağı görmemiştim.

Ufuk çizgisinin bir noktasından başka bir noktasına kadar uzanıp büyüledi beni!

13 Eki 2011

İyi seyirler.

Bilenler bilir, çok uzun zamandır tv izlemiyorum. Hatta o kadar ki bir ara "aa televizyon diye bir icat vardı dimi" diye düşünmeye başladım. Hem işlerimin yoğunluğundan, hem de türk dizilerini sevmiyor olmamdan dolayı. Haber, tartışma vs. programlarını ise tercihen izlemiyorum.

Evde annem yüzümü daha çok görebilmek için dizi saatlerinde çağırmaya başlardı "gel kızım gel şu diziyi izleyelim de yüzünü göreyim azıcık" diye. 5-10 dakika zor dayanırdım. Çünkü yapacak o kadar iş, internetten indirilmiş o kadar film, dizi ve belgesel var ki...

Yuvam değişince daha farklı oldu durum nedense. Sanırım televizyonda zap konusunda daha serbest kaldığım için azar azar izlemeye başladım.

Geçen gün ev arkadaşım işle ilgili önemli bir şeyler konuşurken ben internetten tv guide bakıp "bu akşam hangi dizi var acaba" diye düşünürken buldum kendimi.

Akşam saatleri artık işimi bitirmiş, çayımı/kahvemi ve battaniyemi yanıma almış tv izlemeye koyuluyorum. Çok işim varsa da çalışırken izliyorum. Kardeşlerim ve annem görse çok şaşırır evet ama artık diziler hoşuma gitmeye başladı;)

Demem o ki, bugün de işleri bitirip geçtim tv karşısına, keyif yapmaya.
Herkese iyi seyirler...

19 Eyl 2011

Film gerçek olsa ya!

İstanbul'a yerleşiyor olmam, mevsimsel açıdan öyle bir zamana denk geldi ki hem yazlık hem kışlık giysilerimi götürmeliyim. Bir de benim gibi hiçbir giysisinden mahrum olmak istemeyen biri eminim 3-4 bavulu hazırlamıştı bile. Bir de tüm kitaplarımı götürmek istiyorum, üstelik yıllardır kapağını açmadığım kitaplarımı bile, sanki oraya okumaya gidiyormuşum gibi:)

Ayakkabılarım var bir de, eski-yeni, yazlık-kışlık, hiç birinden ayrılamam ki...

Gidiş uçak biletimi hazırladım vee o kadar eşyayı götürürken ekstra bagaj parası falan ödeyeceğime anneme de bir bilet aldım:) Yoo yo hayır anneme odamı falan temizletmek niyetim yok, hele ki orada bize güzel yemekler yapmasını isteyeceğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. :P

Şaka bi yana annemin yaşayacağım yeri görmesi ve oraları gezdirmek niyetim. Evimizi, odamı, ofisimi ve boğazda çay içmenin keyfini göstermek amacım. Yani aslında ilişkimiz hem alıcı hem verici durumda. Yani her iki taraf kazanmış olacak:)

Aslında gönül isterdi ki "Up" filminde olduğu gibi tüm evimi yüzlerce balona bağlayıp herkesi ve her şeyimi birden götürebilmek. Annemi, babamı, kardeşlerimi..

Hiç ayrılmayalım, hiç özlem duymayalım diye..

3 Eyl 2011

Evim

Yazmak zekaya iyi gelir diyorlar. Bilmem hangi bitki de zekaya iyi geliyormuş. Kırmızı gıdalar şuna iyi, yeşiller buna diye, güzel şeylerin yanı sıra tükettiğimiz her şeyin kanserojen olduğu gazete ve tv’den duyurularak insanların kafası allak bullak edildi. Yani en azından benim öyle. Ne yiyeceğimi, neden uzak duracağımı şaşırdım, o nedenle her şeyi yiyorum sanırım.

Annem hepsini dinler mesela, sabah kuşağı programlarında güya vatandaşa faydalı bilgi adı altında alengirli tarifler verip bir yandan ticari kar sağlayan doktor amcalarımız çelmiştir annemin de aklını.

Bir sabah uyandığımda elinde koyu renk bir karışımla karşıma çıktığında anladım sağlıklı yaşam konusunda ne kadar çaresiz olduğumuzu. İçindekiler: pancar, havuç, elma, maydanoz ve sarımsak suyu. "İç bunu, karaciğere iyi gelir" dese de annem, sırf onu kırmamak adına içmiştim burnumu tıkayarak. Anne işte sen iyi ol diye yapmayacağı şey yok ki. İğrenç karışımlarla, sevmediğin sebzelerle beslemeye çalışsa da, her dışarıya çıkışlarında sorguya çekse de, ondan başka kimse böyle güzel sevemez ve böyle güzel kucaklayamaz seni.

Annelik olgusundan bahsetmek değildi aslında niyetim. İçimden geldiği gibi yazıyorum şu an, asıl anlatmaya çalıştığım her zaman geç fark ettiğimiz değerler. Hayatımda en değerli varlık diye düşününce, en başında annem geliyor benim için. Babam daha sonra. Aslında eşit. Hiç bir çocuk tam olarak bilememiştir bunu sanırım.

Ben hiç altmış gün uzak kalmadım ailemden, onlarsız bu kadar gece uyumadım, bu kadar sabah uyanmadım hiç.. Diyeceksiniz ki iki ayda mı anladın evinin değerini. E ben zaten bir adamın peşinde tüm yuvamı unutmuştum ki… Atınca tüm gereksiz şeyleri hayatından, biraz da uzak kaldın mı yuvandan anlıyorsun işte o zaman kendi yastığında huzurla uyumanın nasıl bir nimet olduğunu, anlıyorsun annenin yaptığı bir bamya yemeğinin bile güzelliğini ve anlıyorsun babanın senin için ağacında sarıp sarmalayarak sakladığı üzümün, böğürtlenin ne kadar lezzetli olduğunu.

Gereksiz düşüncelerini, geçmişini çıkarabiliyorsan aklından, karşına çıkan her olay ve her objeden bir pay, biraz mutluluk çıkarabiliyorsan hayattasın demektir benim için. Aksi halde yaşama bile.

Gördüğü çiçeği böceği selamlayan ve konuşan, yemeği, içeceği şükrederek ve koklayarak yiyip içen, ufacık şeylere güzel anlamlar yükleyerek deli deli sırıtan bir insan olup çıkıyorsun “değer” kavramını anladığın zaman. Alıp verdiğin nefes daha bir anlamlı geliyor, yüce geliyor.

Yalnız o kadar da değil. Gerçekten ayırdına varamadım nedendir bu farkındalık, bu çok önceden anlaşılması gereken değerler neden şimdi gün gibi ortaya çıkıyor ya da çıkmıştı da görmezden mi geliyordum hep… Dediğim gibi aşk sandığım o şey kör etmişti gözümü hayata karşı.

Ama mesela bir bayramdan, çocukluğumdan beri hiç bu kadar zevk almamıştım. Çocukluğumda nasıl yaşadıysam öyle yaşadım bu bayramı. Aynı şekilde bir bayramlık elbise ve ayakkabı aldım, tıpkı küçükken annemin sakladığı yerden çıkarıp verdiği ve mutlulukla giyip gezmelere gittiğimiz bayramlar gibiydi. Tek fark telefon mesajlarıydı ve tek fark ben artık büyüktüm, aile ise kalabalık. En güzeli de bir arada harika bir öğlen yemeği. Yedikçe yiyesin geliyor o anın mutluluğundan, dünyanın en kötü yiyeceği olsa yersin, o derece...

Uzun süre yuvadan uzak kalışının herkes üzerinde etkisini görüyorsun, “bu kadar mı seviliyormuşum ben” düşüncesiyle içten içe daha bir bağlanıyorsun aileye. Amcam hiç bu kadar güzel kucaklamamıştı mesela beni. Kuzenlerim, boyumu aşan kuzenlerim birbirinden tatlı... Babaanne hele, yaşlılık işte, “seni bir daha göremicem sandım kızım” diyerek zor kuruttuğum gözyaşlarımı yeniden fişeklerken, “dedem de olsaydı şu an” diye geçiyor aklımdan. "Şimdi o olsaydı fındık, fıstık, lokum yedirirdi zorla". İlk ve en büyük torunlarıyım ne de olsa, yerim ayrı. "İyi etmedim mi acaba şehrimi değiştirmekle, ama ben sık sık ziyarete gelirim zaten" diye düşüncelerle geçti tüm bayram.

Günler beklemekle, günler heves ve heyecanla geçiyor aslında, eşyaları ve tüm güzel anıları iki bavula doldurup gitme düşüncesinin de hüznüyle, yeni hayatımdaki güzelliklere doğru koşmak geliyor içimden, kökleri burada bırakarak yeniden kök salmak ve filizlenmek üzere.

Gerçi kendi odamda mutfaktan gelen peynirli sıkma ve omlet kokularıyla uyanmayı, kahvaltı sonrası yoldan bağırarak geçen biciciden yediğim biciyi, onbeş yaşındaki kardeşimle bilgisayar kavgalarımızı, kalınlaşan sesiyle arabesk şarkılarla dalga geçen şebekliğini, şehrimin sıcak sokaklarında yürümeyi, adım başı gördüğün yüzlerin hep tanıdık olmasını, sakinliğini ve yardımseverliğini, anneanne içliköftesini, ekşili dolmasını, tarhanasını, elma ağacı altında muhteşem kahvaltıları, asma altındaki hamakta kitap okumayı, dalından domates, biber toplayarak yemeyi, annemin her gün mahallede olup bitenleri sıkılmadan anlatmasını, kız kardeşimin her şeyini, baharda portakal çiçeği, yazın tezek, kışın kömür dumanı, dört mevsim kebap kokusunu çok ama çok özleyeceğim.

Böyle bir yuvada büyüdüğüm için şükürler olsun.

16 Ağu 2011

Bu ne kafası?

Bu ne kafası diyenlere cevabım: Tatil kafası.

Deniz, kum, güneş havası. Evet tatilsizlik başıma vurdu.

14 Ağu 2011

Ellerim işte...

Arada bir böyle şeyler çizdiğim doğrudur.

Bu çizim aylardır defterimde. Neden şimdi yazıyorum yazısını? Bu çizgiler benim şu anki yaşamımı ve bulunduğum durumu o kadar iyi yansıtıyor ki, şaşırıp kaldım kendi kendime.

Aylar öncesinde bulunduğum her ortamın, içtiğim her kahvenin, söylediğim her cümlenin, hissettiğim her hüznün ve mutluluğun çizgisini görebilirsiniz. Ama tam olarak bu günü yansıtması...

Adeta ellerim önceden geleceği görmüş gibi...

30 Tem 2011

Bir kendini beğenmişlik hikayesi.

Adana için küçük, benim için büyük bir adım atıldı. Adana'da olanlar gözlerini reklam mecralarına çevirip sabırla beklesin, olmayanlar ise blog sayfamdan "bir tasarımcı nasıl mutlu olur" isimli yazı dizisini takip etsin. :)
Saygılar.

22 Tem 2011

Böyle bir gün.


Dikkat! Burası elit iş çevresinin zaman geçirdiği bir çay bahçesi. Herkes ciddi konularda konuşup güzel kıyafetlerine/takım elbiselerine dikkat ederek yiyip içiyor. İçeriden mükemmel tost kokuları geliyor,iş insanlarının tostu da başka oluyor demek ki...

Ortam kasıyor, hava esiyor, ben ise sudoku çözüyor, ağzıma bir sezen şarkısını tutturmuş abidik gubidik rahat hareketlerimle zaman geçiriyorum.

Derken sandviçini ısıran adamla göz göze geliyoruz. Grand tuvalet ağzını kocaman açarken gözüme ne kadar garip göründüğünü bilse "ne var? senin de ağzın yok mu?" diyiverirdi bana eminim. Yarım saat boyunca gözleri üzerimdeydi, hissettim. "Kariyer sahibi olabilirsin Tarık Akan bakışlı abicim, fekat tipim değilsin" diyiverirdim bir şey söylese.

Ardından servis elemanı geliyor. Hani şu "tuvalet ne tarafta?" soruma karşılık "maalesef tuvaletimiz yok" deyip yakınlardaki umumi tuvaletin varlığını benden gizleyen eleman. Ne kadar şık giyinmişsem artık, beni umumi helaya yakıştıramadı ki garip. "Bir şey ister misiniz?" diye sordu otuzbeşinci defa. "Evet tuvalet isterim" diyecektim ki vazgeçtim.

İçtiğim türk kahvesinin dişkovuğuna yetmeyecek düzeyde minimalist tarzının bıraktığı hoş tatla oradan ayrılıyorum.

Hoşçakalın cam bina insanları, hoşçakal tuvaletsiz kalasıca arkadaş.

16 Tem 2011

Ben mi deliyim, bu şehir mi büyülü?


İnsanın çok güzel dostlarının olması, bir de bu dostlarla oturup sohbet edebileceğiniz zamanınız ve muhteşem bir manzara eşliğinde paylaşacak güzel konuların olması sizin ne kadar şanslı bir insan olduğunuzu gösterir. Bir de bunun üstüne 'hiç mutlu değilim' diyorsanız 'ayıp' diyorum:)

Boğaz manzaralı bir sahil çay bahçesinde orta kahvelerimizi yudumlarken arkadaşım -aynı zamanda adaşım- anlatıyor ben dinliyorum, ben anlatıyorum arkadaşım dinliyor. Bu şehir mi büyülü, dalgalar mı deli, ben mi deliyim, arkadaşımda mı bişey var bilmeden mükemmel duygulara kapılıp bambaşka bi dünyada buldum kendimi. Verdiğim yepyeni kararların verdiği umudun sarhoşluğu var gibi kendinden geçmiş bir halde, yeniden doğmuş gibi. Kelimeler birbirinin ardından tırmanarak, suskunluğa fırsat vermeden konuşuyoruz. Biz susunca dalgalar ve martılar konuşuyor. Bir an zamanın da deli olduğunu hatırlıyor ve saate bakıyorum ki o güzel anların sona ermesi gerekiyor, ayrılıyoruz..

Ertesi gün yine aynı saatlerde canım kadar sevdiğim başka bir arkadaşımla şehrin kalabalığının sesimizi bastırmaya çalıştığı bir mekanda yine orta kahveyle dalıyoruz başka dünyalara. Rakı kadehleri saygıdan çıkar ya en yukarıya, öyle çıkıyor birbiri üstüne kelimeler yine, fırsat vermiyoruz gereksiz düşüncelere.

İşte öyle oturuyor hayatın çarkları yerine. Farklı hayatlardan ortak noktalar ortaya çıkıyor, hayat gözlerinin önüne getiriyor gerçekleri. Ne kadar güzel, ne kadar başarılı, ne kadar hayat tecrübesi yüklü bir insan olduğumu, bu güzel şehirde gelecekten konuşabileceğin güzellikte insanların arasında birden farkediyorum. Yaşadığım mutsuzluklar ezildikçe eziliyor, onlara ihtiyacım olmadığını anlıyorum.

Şükrediyorum herşeye...

5 Tem 2011

Evren ne diyorsun?

İstanbul'da bir sahil parkında denizi izleyen kaç kişinin gözleri önünde böyle bir olay gerçekleşir ki? Hem de kısa süreliğine bu şehirde misafir olan biriyseniz... Ve her şeye "bu bir işaret midir?" diye bakan biriyseniz.. Bu nasıl bir işarettir? :)

28 Haz 2011

Adnan Dede

Şu koca şehirde bir yerden bir yere yetişmeye çalışırken o kadar güzel şeyler yaşanıyor ki aslında... Kimisi umursamadan geçiyor, kimisi durup şöyle bi düşünüp mutlu oluyor.

Bugün otobüse binmesine yardım ettiğim Adnan dede mesela. Akbilim yoktu, aslında para ödeyebilirdim ki tam o sırada "hayır çocuğum buradan kullan" diyerek ve karşılığında zorla vermek istediğim bozuklukları almayarak, "insanlık ölmedi" muhabbetinden başlayıp, kendi akrabalarına kadar uzanan bir sohbetin başlangıcını yaptı. En çok Atatürk'ten bahsetti, ben de sorup durdum:) Hatırladığı kadarıyla anlattı. Hem de sadece 15 dakikalık bir yolculuktu. Ama hayatımın en güzel sohbetlerinden biri oldu benim için. Tatlı mı tatlı, genç görünümlü ama saçlarına beyaz yerleşmiş bir dedeydi. Bana Adana'ya geldiği günleri anlattı, önce başka bir şehri anlatıyor, karıştırıyor sandım, ta ki 1948'li yıllardan bahsettiğini anlayana kadar. :)

Ömrünün geri kalanını sağlıkla geçirmen dileğiyle Adnan dede!

23 Nis 2011

23 Nisan 1989, Solist Papatya:)

İlkokulum, öğretmenim, ilk okul arkadaşlarım, papatya kostümlü solistler.. Bu iki fotoğraf 1989'dan kalma ve bugünü hatırlamış olmak beni duygulandırmaya yetti.

Şimdi 29 yaşımdayım, kendimi bu bayrama ait hissetmiyor olmaktan ötürü azıcık utandım. İçimdeki çocuğu kaybetmiş olamam! Her zaman orada bi yerde ama kendimize yakıştıramıyoruz artık çocuk gibi hissetmeyi ya da hayat onu içeride bir yerlere hapsetti.

Bu fotoğrafları görünce.. İşte o duyguyu tarif edemiyorum! Ne kadar tasasız, mutlu, güzel günlerdi. O günlerde tek derdimin papatya kostümümü yetiştirmek ve şarkıları öğrenmekti. Hangi şarkı olduğunu hatırlamıyorum ama canım öğretmenim Osman bey bizi çok iyi hazırlamıştı. Ne kadar iyi olunursa:) Atam'ın bize armağan ettiği o güzel güne layık olmaya çalışıyorduk işte ve mutluyduk.

Tüm çocukların, çocukları olan ebeveynlerin, kendini çocuk hissedenlerin, içindeki çocuğun farkında olan herkesin 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nı yürekten kutluyorum. Mustafa Kemal Atatürk'ü saygıyla anıyorum. Gecikmeli de olsa kutlu ve mutlu olsun. Bu yıl ve her yıl.

Not: Fotoğrafların her ikisinde de en sağda ayaktaki çatık kaşlı bücür benim. :)

17 Şub 2011

Haftalık Seyir Defterim

Animasyon filmleri çok ama çok seviyorum. Kim sevmez:) Neşe veriyor insana, terapi niyetine her gün izlenir. Ben de aynen öyle yapıyorum, her hafta yeni bir animasyon keşfediyorum, bu hafta beğenimi en çok kazanan animasyon "Despicable me" yani "Çılgın Hırsız". Öyle bir beğeni ki her akşam eve döndüğümde maillere, twittera şöyle bir gözattıktan sonra en eğlenceli bölümlerini açıp izlemek, hatta çalışırken bir yandan da dinlemek benim için bir alışkanlık haline geldi. Size de tavsiye etmek istedim, eğer izlemediyseniz mutlaka izleyin derim;) Ama özellikle orijinali olsun.

Önceki haftalarda izlediğim animasyonlar ise şöyle: "Bolt", "G-Force", "Marry and Max"(bu stopmotion film ayrı bir post konusu olabilir)izlediğim ve önerdiğim filmler arasında.

Madem haftalık seyir defterimden konu açılmış, biraz da dizilerden bahsedeyim. Her fırsatta bir bölüm izlemek üzere indirdiğim dizi "Mad Man", daha önce izlememiş olmaktan utanç duyarak, şiddetle tavsiye ettiğim dizilerden, özellikle mesleği reklamcılık&tasarım olan arkadaşlar için;) Birinci sezonu henüz bitirdim, devam edip etmediği hakkında bilgim yok ama her zaman yaptığım gibi sezon sezon indiriyorum ya da şu dizi sitesinden izliyorum;) Aynı şekilde House MD, Chuck, Californication, Spartacus, The Pacific dizilerini yayınlandığı günün ertesi günü bu siteden izliyorum.

Ne kadar verimli çalışırsam çalışayım, bişeyler izlemeden geçen günlerimi çok boş hissediyorum, bilmem size de oluyor mu ama benim son zamanlarım işte böyle geçiyor.;)

Her ne izliyorsanız, size de iyi seyirler, sevgiler.

19 Oca 2011

Kınama Seansım.


Bir kaç küçük kınama cümlesi kurmak istiyorum. 2011 güzel başlayacak ve çok güzel gidecek dedik ama daha dakika bir gol bir misali kötü başladık.

Hangisinden başlasam bilemiyorum.

20 bin lira ödüllü bir logo tasarım yarışmasına harıl harıl hazırlanıp, stres ve heyecan içinde katıldım. Neymiş efendim uygun logo bulunamamışmış, yarışma iptal edildi. Yaklaşık 1000 kişi katılmış, 1500 civarı logodan bir tane bile seçememişler. Yıllardır varolan logoları da bir şeye benzese.. Hem para ödülünü kimseye vermediler hem de ellerinde binlerce logo var. Kınım kınım kınıyorum kendilerini ve yukarıdaki bakışı atıyorum.

Bir diğer kınama ise LÖSEV yararına gerçekleştirilen bir hediye çekilişiyle ilgili. Gönüllü kişiler arasında yapılan çekilişle herkes birbirine hediye gönderdi, herkes birbirinden hediye aldı ama ben alamadım. 24 Aralıktan beri alındı hediyeler bugün 19 Ocak. Bundan kim sorumluysa kınayıp yukarıdaki bakışı atıyorum.

Hayır hediyesinde değilim, onun geliri çok güzel bir yere gidiyor. Yeri gelmişken Alev'e çok teşekkür edeyim bu organizasyonu ayarladığı ve yönettiği için. Ayrıca yeri gelmişken LÖSEV'e yardımda bulunmak isterseniz ISPANAK sitesinden sevdiklerinize güzel hediyeler gönderip, çocukları mutlu edebilirsiniz;)

En büyük kızgınlığım ise yılbaşında girdiğim iş yerim ve patronumla ilgili. Çalışanlarının sözüne önem vermeyen, onları dinlemeyen, iş üstüne iş yıkan ve üstelik çalışanın suçu olmayan ufak hataları büyütüp yüzüne vuran patronlar benden uzak durun. Derken işten ayrılmış bulunuyorum. Şartlarınız iyi olabilir ama özgürlüğümü bu kadar kısıtlayamaz ve mesleğimden nefret etmeme neden olamazsınız. Sizleri kınım kınım kınıyorum ve yukarıdaki bakışı atıyorum.

Arkadaşlar ben çok rahatladım, ohh!! okuduğunuz için teşekkürler! ;)

25 Eki 2010

"tavşan, balık ve ipek böceği besledim"

Tasarımıyla ilgilendiğim tarım dergisinde bu ay ipek böceği konusu işleniyor. Sayfa tasarımını hazırlarken çocukluğuma gittim resmen.

İlkokul yıllarımda beslerdik onları, bir kutunun içine doldurduğumuz dut yapraklarını kıtır kıtır kemirişlerini izlerdik saatlerce. Sonraki yıllarda 'Hiç hayvan besledin mi?' sorularına cevaben 'tavşan, balık ve ipek böceği besledim' diyordum hep:)

Tebessüm içinde o günlere gittim geldim. Şu sıralar nereden bulunur bilmem ama yeniden beslemeyi çok isterdim.

6 Eki 2010

Profiterol canavarı

Çook uzun zaman oldu sevgili günlüğüme karalamayalı(iki anlamda da) Bir şeylere tepkili gibiyim ama neye çözemedim. Belki de kendi hayatımda yoluna koyamadığım konularla yüzleşmekten kaçtım, bilemiyorum. Planlar, yapmak istediklerim, heveslerim, meraklarım... Hepsini rafa kaldırmanın hüznüdür belki, biraz da tembellik..

Oysa bu günlüğün bir suçu yok ki, hele de çizmek insanı güzel dünyalara götürürken.. Hayat işte deyip noktalamak istiyorum.

Yie de bu kadar izleyicim varken hayatın zorlukları vız gelsin:) Çizmeye, yazmaya, paylaşmaya değer.. Ama üzgünüm ki yapıyorum böyle yaramazlıklar, ihmal ediyorum arada bir..

Yukarıdaki ben, tam bir profiterollü pasta canavarıyım;)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...